Doğduğum değil büyüdüğüm diyarlar

Posted on 03 Kasım 2010

0


Merhaba, evet sevmediğiniz pazartesi sabahınızın daha da çekilmez olması için elimden geleni yapacağım. Geçen hafta yapığım gezi notlarını size iletiyorum efendim, bu arada yaptığınız yorumlara da tekrar tekrar teşekkürlerimi iletirim, bir meraklı bu maillerin kendinden başka kimlere gönderildiğini merak etmiş, çatla!!! Biri hemen yarın gel başla demiş, geliyorum sen masayı hazırla! Ahh, bir de; evet çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane diyerek sözlerime devam ediyorum efendim.

13 yıl olmuş ayrılalı Kandıra’dan, (http://www.kandira.bel.tr/tr/index.php) son ziyaretin üzerinden de geçmiş bir dört yıl. İndik hastanenin önünde, bildiğim sevilesi tek hastane gibi gelmiştir her daim burası bana, az ileride Kültür Merkezi inşa edilmiş, halbuki orada bir benzinci vardı, yokuş aşağı buzlu havalarda kayar düşerdik. Parkın adı değişmiş, “Uğur Mumcu”ydu, “Gazi Akçakoca” olmuş, olsun bakalım. Daha ilk sokağa girdik, kaybettik yolu, neyse ki cep telefonu denen bir teknoloji var. Bulduk evi girdik içeri, yok meraklanmayın yediğim içtiğim şeylerden bahsedecek değilim, gezip gördüklerime geçeceğim. Bu arada yöntem farklılığınıza dikkatinizi çekmek isterim, mailboxların aşırı yüklenmesini engellemek amaçlı ve sadece ilgililerin ulaşabilmesi için bu haftanın fotoğrafları linkler altında toplandı, okuma zahmeti göstermeyenleri boşuna meşgul etmeyelim bari, direkt silip geçsinler; okuyamasalar bile boşuna yer kaplamasın değil mi? Resimler özel olarak isimlendirilmiştir, çıkarabilirsiniz ne olduğunu buradan, biraz açıklayalım şimdi gezip gördüklerimizi.

Cebeci’den başlıyorum. (http://www.sihirlitur.com/gezi/kefken_cebeci/index.html) Düzenli bir sahil kasabası olan Cebeci yerleşkesinin resimlerde de görebileceğiniz kıyısı oldukça temizdir. İlginç bir birleşim, deniz manzaralı lunapark da yine burada görülebilmektedir. Pansiyonculuk Ağva’dan daha iyi durumda ve daha ucuzdur. Oldukça küçük olması bir dezavantaj oluşturmaz çünkü Kerpe-Kefken gibi diğer görülesi yerlere çok yakındır ve gece geç saatlere kadar minibüsler buralara çalışmaktadır.

Kerpe, (http://www.kerpe.gen.tr/ , http://www.facebook.com/pages/KERPE/34088362258) gece çekimleri olması nedeniyle pek de iyi göremeyeceğiniz muazzam bir yer. Atmosferi biraz anlatayım. Şehir merkezinde incik-boncuk meraklısı küçük hanımefendilerin rağbet edeceği tezgahları ve aile restoranları sahil boyunca uzanmaktadır, bu sahilin sonunda bir disko yörenin gençlerine hizmet vermektedir. Kerpe’de dikkati çekecek bir diğer önemli nokta ise çok değişik yapıdaki yazlıklardır ki bahçeleri ile ayrı bir güzellik oluştururlar, hani aralarında yarışma yapılsa benim en az on favorim çıkar da aralarında ayrım yapamam. Kentin içerisinde dolanırken başka küçük bir pazarcığı görüyoruz. Eminönü’nde bulabileceğiniz oyuncaklar, Şile’den geldiği muhtemel şile bezleri örtüler ve giysiler, ah o da ne? Bir kitap sergisi, bakalım neler var, evet bol bol Tuna Kiremtiçi, Ahmet Altan, birkaç Dan Brown, bir tane de Tom Robbins mi? Parfümün Dansı hakikaten tatil kitabı olmalı, bunların arasında işi ne yoksa, yoksa bu bir algıda seçicilik mi? Yok canııım, seçmek için emek sarfetmedim, zaten kaç kitap var ki? Neyse, geçirebilirsek elimize bir göz atarız. Hızla Kerpe’nin kalbine ilerleyelim.

Kerpe’nin en güzel yanı kayalarıdır, Karadeniz’in dalgaları bu kayalara çarpar, parçalanır. Yeteri kadar ucuna gidersen ve Karadeniz yeteri kadar kudurmuşsa kafandan aşağı sana özel yağmur bile yağar. Ortada koca bir kayası vardır, yeni yetme gariplerin, yine yeni yetme canilerin elinde oyuncak olduklarını çok sonralarda fark ettikleri bir takım güç ve cesaret (daha sonra buna çocukluk veya salaklık derler) gösterilerinde bu kayalık kullanılır. Bizim gibi gün görmüşlerde uzaktan bakıp hallerine gülerler (bazen için de acır o hallerini görünce ama akıl işte sende de var, biraz kullanmayı denesen be çocuğum!) gece karanlık iyice basmış, çıplak gözle bile kayalık zor seçilir olmuş, aşağıda uyanık amcanın arabasından köfte kokuları geliyor, ötede amcalar, bir gazete kağıdı üzerinde beyaz peynir (sarılı olduğu kağıtta), kavun (kabuğunda dilimlenmiş), ve elbette ince belli çay bardaklarının içi beyaz bir sıvı dolu (anason kokusu rüzgar sayesinde tüm tepeyi kaplamış) keyifler gıcır, gözler hafif kayık, birinin dili dolanmaya başlamış bile köfteler henüz gelmemiş ama! Karşı yakadan da şişe sesleri gelmekte, bir kasa bira tepenin en ucundaki banklara doğru yollanmış, ohhh bu akşam herkesin kafa iyi olacak anlaşılan, biz de fazla kalıp ortamda uyumsuzluk oluşturmayalım bari. Zaten ışık zayıf kayalığın resmi çekilmiyor, ne yapayım amcalara poz mu verdireyim? :))

Seyrek’e (http://www.gezinotlari.net/ky_ek01.asp), Kovanağzı’nı geçip de gidersin, her yıl kesin bir 3 boğulma vakası vardır. Fazlasını duydum eksiğini duymadım şimdiye kadar, hııı bir de yunus intiharları meşhurdur, Karadeniz’de yunus çok olur bilir misiniz? Yüzme öğrenmemi de yunusların yanına gidebilme isteği sağlamıştır zaten; öğrendim yüzmeyi, Ege’ye taşındık!!! Ne şans! Biz Seyrek’e gidelim şimdi haydi, resimlere bakmanızı şiddetle öneririm efendim. Bizim zamanımız yoktu, kafaya alamadık bir balıkçı, şimdi bir gün yolunuz düşerde giderseniz bu önerime kulak verin, konuşun bir balıkçı teknesiyle, doluşun arkadaşlarınızla, sonra iki saatinizi bu sahil boyunca görülebilecek kayalık ve mağaralara ayırın, hatta varsa paranız, böyle bir şeyi turistik tur haline getirin! Bu proje Malta’da aklıma gelmişti, çünkü bize gösterdikleri yerlerin çok benzerleri(kabul ediyorum suyun rengi aynı değil ama yakın) var buralarda ve ne yazık ki bunca yıldır dinamitle balık avlamada kullanılmış, bu şekilde bir turizm geliri elde etmek kimsenin aklına gelmemiş, gerçi bizim klasik Türkler ‘just stones’ görmeye ne kadar zaman ve para ayırırı tartıştıktan sonra bu proje kabul edilemez bulunabilinir, anlarım. Hem Malta’daki “Just Stones” antik çağdan kalma bir tapınaktı sanırım, benim bahsettiğim ise doğal güzellik; tercihe bakar ya ben yine de etrafım mavi, karşım kayalık onun üstü yemyeşil orman görüntüsünü kaçırmak istemem, kaçırmadım da zaten! Seyrek’teki bir güzellik daha, önde denize giriyorsunuz, dalgalar ayağınıza vurdukça doğal güzelliğin etkisiyle başınız dönüyor, yer ayağınızın altından kayıyor (tabi bu benim düşük tansiyonumdan da kaynaklanıyor olabilir) arkada bir köprü geçiyorsunuz ve yemyeşil bir alan, üst tarafta orman; yeşilliklerde inekler ve koyunlar var; ileride yazlıkçıların çadırları, bu arada bu bölgelerde çadır kurulacak çok sayıda kamp yeri de bulunmakta, hani bir 15 gün tüm teknolojiden uzak doğayla baş başa kalayım ama temiz suyum olsun derseniz, işte tam sizlik bir mekan!

Seyrek’te fazla zaman harcadık pembe kayalara geç kaldık. (http://www.gezikolik.com/Gezelim_Gorelim/Genel_Bilgiler/Turkiye/KOCAELI/Kandira/PEMBE_KAYALAR/e_6334.aspx ) Nefes aldığınızı en son en zaman hissettiniz? Burnunuzdan içeri giren havayla çakırkeyif bir tavırla daha fazlasını isteyip derin derin nefes almaya başladınız? Sonrasında da arkanızda dikkat et düşeceksin bak laflarına aldırmadan keçilik yapıp kayalıklara hızlı hızlı tırmanıp, oradan oraya zıplayıp hopladınız söyleyin bakalım! Pembe kayalıklara gidip akıllı uslu durmak ne mümkün efendim, en son 13ümde görmüştüm orayı; iner inmez beni o karşıladı zaten, ardımızda bıraktık aradan geçen onca yılı ve yılgınlığı, seksek oynadığımız kayalıklar su altında kalmış gerçi, piknik yaptığımız mağara da bir hayli pis ve etrafı yazılarla dolu ama olsun! Pembe pembe bana göz kırpıyor orası işte, denize arkamı dönüyorum pespembeeeee, denize önümü dönüyorum o da kıpkızıııııııııl, yine günbatımını yakaladım işte! Güneşin doğuşu mu, batışı mı? Elbette batışı, gün geride kalmıştır, olan olmuştur çünkü, gece benim!!! Balıkçılar dengeyi zor tutturuyor o rüzgarda, biz de fazla kalmıyoruz, tepeye tırmanıyoruz, arabanın kenarında nevaleleri çıkarıyoruz, etrafa birkaç grup daha geliyor, tanıdık bir koku anason! Birazdan mangallar yanacak demek ki!

Bunu söylemeliyim işte, Kandıra’nın mahalle fırınlarında pişen cevizli lokma, enfes! Ve yine cevizli kek! Ama yanınızda Mustafa Ağabey gibi orijinal bir şahsiyet varsa, gün batışı pikniği kekleri yemek yerine etraftaki karınca yuvalarını tespit edip, yuvalara kek servisi ile bitiyor. Geçen doğum günümde yurttaşımın ev sahibesi Monica’nın verdiği hediye keki kuşlara yedirmiştim ben de, demek buradan ileri geliyor.

Kandıra içinde de gezintilerimiz oldu tabi ki, çaya doyduğum anlar, duraklardan ilki Volkan’nın evi, bir demliği bana hibe ettiler galiba, sonrasında bir çatı katı, ve oradan çekilen manzara resimlerini yine görebileceksiniz, birkaç ev daha var, onları karıştırmayalım şimdi, kısacası evet; pansiyonda falan kalmadım, tanıdıklar sağolsun:)) Bunun bir tek handikapı var, sizi hala başınızı okşayarak sevebiliyor bazı büyükleriniz, eh bu durumda sekiz yaşındaymışsınız gibi davrandığınızda kimse garipsemiyor, mesela balkon demirlerinden kafanızı çıkartıp (hala çıkabiliyor, demek ki koca kafalı biri değilim) aşağıdaki köpeklere laf atabilirsiniz!

Son akşamı da anlatalım bitirelim efendim; şansa bakınız ki 7. Kandıra Kültür ve Sanat Festivaline denk geldim, Kültür ve Sanat anlamında ne yapılıyor diye sormayın ben pek bir şey görmedim, zaten yerel halka sorduğunuzda bunun “manda yoğurdu” festivali olduğunu söylemekteler ki bence daha bir iyidir bu yöre açısından. Konserler düzenlenmektedir, benim şansıma Volkan Konak çıktı, ilk açılış Kazım Koyuncu’dan bir parça “Gelevera Deresi” (Yurttaşım, hadi karşıya geçelim, Ramazan’a geçerken selam vermiştik tekrar geçmeyelim kafenin önünden, karşıda bir bank buluruz elbet, ama etrafta Libyalı olmasın!!! :)) ) daha sonra birkaç parça dinliyor ve ayrılıyoruz Namazgah’tan; son parça yine Kazım Bey’den ‘Ben Seni Sevduğumi’ eh pes bu kadar olur! Namazgah’ı da en son bir 23 Nisan da bırakmıştım, 23 Nisan baloları burada yapılırdı, bir derenin üzerindeki köprüden geçer, kurbağa sesleri eşliğinde otlar arasında şeftali suyu yudumlardık, güzel günlerdi beeee! şimdi bir halı saha yapmışlar köşeye, bir yanda konser diğer yanda devam eden maç! Komik! Eksik olmasın bir de Kandıra’nın yerlileri tabi ki; Kandıranın çıkışındaki çadırlarda yaşarlardı, yazın lunaparkı onlar getirirdi. Bir dönmedolap, bir atlıkarınca, langırt ve halka oyunu; uygulama basit, dizili sigaraları attığın çember ile çevreleyebilirsen senin olur, peki beş taneden sonra neden toplanır, basit! “Abe, bugünkü şarapla ekmek param çıktı, fazlasını ne yapayım, yarın yaşayacağım belli mi!” İşte bu bir hayat felsefesi!!!! Ve sergi toplanır, elinde halka kalakalırsın ortada.

 17 Temmuz 2006, İstanbul (eski ev)