Avşa-Mavi Marmara-Ölüm ve Ölmek Üzerine

Posted on 14 Şubat 2011

0




2007’nin Ramazan Bayramı, tatil az ve Söke yolu çok uzun. Bilmem neden Karamürsel’de çok uzak gelmiş o zaman. Bayramın ilk günü olması münasebetiyle anneanne yanında geçirilen bir günün ardından sabah çok çok erken, hem de Sarayburnu’ndan kalkacak bir gemiyi yakalamak için yola çıkıyorum. Tam olarak nereden kalkacağını da aslında bilmiyorum. Sarayburnu’na yalnız ilk gidişim, tramvaydan indiğim yerden paniklemiş bir halde geç kalmamak için taksiye biniyorum. Gideceğim yeri söylediğimde adam kafasını çevirip, “ben kafa taksisiyim, yerimden kıpırdamam” diyor, eliyle yolun karşısını işaret edip “yürü” diyerek akıl veriyor. Çiseleyen yağmurda ıslanarak ilerliyorum. “Kafa taksisi”nin ne olduğunu anlamadım ama yerinden kıpırdamaması gerektiğine inandım. Solda yük gemilerini görüyorum önce, sonra yolcu gemisi bir tane. Aşağı doğru ilerleyenleri takip edip bilet gişesine ulaşıyorum. Gidiş-dönüş, öğrenci! Aslında nereye ve neden gittiğimi bile bilmiyorum, gitmek istiyorum sadece ve o sıralar tabi ki dönmek de, biletimi o şekilde aldım çünkü.

Yetişebildiğime çok seviniyorum. Gemi çok katlı, 3 ya da 4. Belki daha fazla, şimdi hatırlayamayacağım kadar. Yağmur bugünkü gibi sağanağa çeviriyor. Üzerimde montum var ve ben açık alandayım, ama başımızın üstünde bir tente var. Yalnız değilim. Henüz sigara yasağı yok ve sigara tiryakileri üstü açık olan en üst katta değil, bir nebze korunaklı ikinci kattalar. Ortama ayak uyduruyorum. Ayaklarımı uzatmak için bir sandalye, oturmak için bir, ve bir tane de çantamı koymak için alıyorum. Meydanı boş buldum, yayılıyorum kısacası. Gemi hareket ediyor, adı “Mavi Marmara”. Yıllar sonra bu gemide yaşanılanlar düşünüldüğünde benim de bu gemide yaşadıklarım ve öğrendiklerim gemiyi benim için de özel kılıyor. Kabul etmek gerekir, gerçekten garip bir misyonu var bu geminin. Montumu çıkartıp üzerime yorganmış gibi örtüyorum. Sandalyelere boyumca uzanıyor, geri geri gidiyorken İstanbul’a veda ediyorum. Galata göz kırpıyor, yağmurun altında çok süslü geliyor gözüme. Damlalar eşliğinde fotoğrafını çekmek istiyorum. Rahatımı bozup ve biraz ıslanıp birkaç kare alıyorum. Sonra tekrar kendi yaptığım sıcak yatağıma dönüyorum. Aslında dışarıdayım ve 50 santim yanım ıslak. Su yanımdan ip gibi akıyor. Damlaların yere çarpma sesini, geminin yaptığı dalga sesinden daha iyi duyuyorum çünkü yatar pozisyondayım ve yere düşen damlalara daha yakınım. Sanki Amerikan filmlerindeki verandalı evlerin birinin verandasındaki ahşap sandalyedeyim. Şiddetlenen yağmur kendini kandırma diyor, evet üşüyorum. Etrafımda da fazla kişinin kalmadığını fark ediyorum. İçeri girmeliyim. Çantamı toparlayıp sandalyeleri dağınık bırakıp kapıdan içeri, sıcak ve kalabalık dünyaya adımımı atıyorum. Yolculuğun ne kadar süreceğiyle ilgili en ufak bir fikrim yok. Yanıma kraker, bisküvi falan almışım ama aslında sadece sıcak bir çay istiyorum.

Geminin içindeki masa ve oturma düzeni bana çok yabancı, ortalarda yuvarlak koltuklar ve ortalarında masalar var. Her masanın üzerinde leziz yiyecekler ve etrafında bir öbek insan dolu. Çok fazla küçük çocuk var, birbirlerini tanımasalar bile çabuk tanışıyorlar ve hemen koşuşturmaya başlıyorlar. İnsanlara gülmemek için kendimi zor tutuyorum ama komikler. Bu kalabalık içinde sadece kendi grupları varmış gibi davranıyorlar. Sanki tüm o diğerleri ve ben hayaletleriz ve bir tek onlar canlı, gerçek insanlar. Aslında iki tür insan var bu gemide, uzaktan uzağa selam verip birbirlerine pasta börek ikram eden Adalılar ki bunlar aynı zamanda geminin birinci sınıfını oluşturuyorlar ve Adalılar’ın görmezden geldiği ikinci sınıf insanlar, misafirler ki ben de onların içindeyim. Orta yerde bağırmaya başlasam bile kimsenin dikkatini çekmem herhalde, kimse umursamaz beni diye düşünüyorum.

Etrafıma o kadar uzun süre bakınıyorum ki asıl amacımın oturacak yer bulmak olduğunu unutuyorum. Adalı kalabalık ailelerden birinin yanına ilişmek istemiyorum, sosyalleşmek şu an hiç iyi gelmez bana. Bomboş ama ortalıkta bir yer buluyorum ve oturuyorum. Yuvarlak masalardan. Herkesi görebilecek bir konumda, ne yazık ki herkes tarafından da görülebilecek. Geminin kantininden çay alıyorum kitabımı çıkartıp okumaya başlıyorum. Paragraf aralarında kitabın üstünden bakıp, göz ucuyla yeni gördüğüm bu insan türünü incelemeye devam ediyorum. Adalılar birbirlerine ikramı bitirdikten sonra çocuklarını topluyorlar ortalıktan. Çantalardan pijamalar çıkıyor, terlemiş olanlarının üstleri değiştiriliyor, hayretle izliyorum. Bir piknik havası var gibi, ama bundan da ötesi sanki. Evlerindeki gibi rahatlar, mahremleri yok. Başkaları tarafından izlenebilecek bir açık alanda olduklarını umursamıyorlar. Çocuklar koltuklara boylu boyunca yatırıldıktan sonra ki sırf çocuklar yatsın diye pek çok masaya ve koltuğa önceden sofra bezi, çanta, mont konulmuş ve şimdi bunlar tek tek toplanıyor, bu yüzden kendime daha kuytu bir yer bulamamışım, kendileri de önce ayakkabılarını sonra da çoraplarını çıkartıp, montlarını yastık yaparak uyumaya başlıyorlar. Bu serbestliğe inanasım gelmiyor ama içten içe imreniyorum. Önce yanıma aldığım birkaç parça kıyafetten uygun olabilecekleri koltuğun diğer yerlerine bırakıyorum ben de, başkası gelmesin diye. Çayımı bitirdikten sonra huzurla uyuyan insanlara bakıp yolculuğun 2-3 saatten daha fazla süreceğini anlıyorum. Yavaşça ayakkabılarımı çıkartıp ayaklarımı topluyorum, bunu yaparken utandığımdan kafamı okuduğum kitaptan kaldırmıyorum. Neden sonra bana bakan biri var mı diyerek göz ucuyla çevremi süzüyorum. Nerdeyse herkes uyumuş, uyumayanlar da geminin sarsıntısı midelerini bozmasın diye gözlerini dışarı dikmiş, derin derin nefes alırken elleriyle de koltuklarına sımsıkı tutunmuşlar. Beni görseler dahi umursayamazlar. Yavaş yavaş topladığım ayaklarımı koltuğa uzatıyorum ve kitabımı masanın üzerinden alıp kucağıma koyuyorum. Biraz daha okuduktan sonra göz kapaklarımın ağırlığına ve geminin beşik gibi sallanmasına daha fazla dayanamıyorum. Etrafta bu kadar uyuyan insan varken başka bir şey yapmak anlamsız geliyor ve “Nasıl olsa kimse bakmıyor ki, baksalar ne olacak, sanki bir daha karşılaşacağız” bahanesiyle boylu boyunca yatıveriyorum ben de geminin ortasındaki yuvarlak koltuğa. Kitabım hala elimde ama ancak bir iki saniye daha taşıyabiliyorum, koltuğun ucuna bırakıyorum gözlüğüm ile birlikte. Sırt çantamı yastık yapıp, montumu üzerime çekip gözlerimi kapatıyorum. Parkta bank üzerinde uyumanın ne güzel bir şey olabileceğini düşünüyor, uyuyuveriyorum.

Gözlerimi açtığımda bir an için nerede olduğumu ve ne yapıyor olduğumu düşünüyorum. Telaşlanmıyorum, adeta uyuşmuşum. Etrafımda kıpırtılar var, çocuklardan uyuyan kalmamış, büyükler özellikle büyük büyüklerse hala uyuyorlar. İki afacan uyuyan bir yaşlı amcanın suratına tüylü bir şeyler sürüp kaçıyorlar. Bunu benden başka da kimse görmüyor, çocuklar gizli gizli bunu birkaç kez daha yapıyorlar, çok eğleniyorlar beni de eğlendiriyorlar. Ben hafta sonunda yatak keyfi yaparcasına, uyanık olsam da yatmayı sürdürüyorum. Gözlerim açık, yan yatar pozisyonda etrafımı seyrediyorum. Bu açıdan bakıldığında dünya daha farklı geliyor. Çocukların oyunu yaşlı amcanın uyanması ile son buluyor, neyse ki yakalanmıyorlar. Yaşlı amca uyanır uyanmaz, ona diktiğim gözlerim ile karşılaşıyor, rahatsız oluyor ve bunu seri hareketleri ile toparlanarak belli ediyor, bense gözlerimi aynı noktaya dikmiş bakmaya devam ettiğimi, amca oturur halde benim yatar halime baktığını fark ettiğimde anlıyorum. Utanıyorum. Toparlanıp saçımı falan düzeltiyorum, eşyalarımı tekrar çantama koyuyorum, kitabımı elime alıp okumaya devam ediyorum. Böylece kızarmış yüzümü herkesten saklayabiliyorum.

Bir çay daha alıp krakerlerden biraz yiyip okumaya devam ediyorum. Yaklaşık 4 saattir bir aradayız ve artık birbirimizi tanıyoruz. Oturduğum yerde önümden sağımdan solumdan geçen insanların hep kafalarını çevirip bana bir bakış attıklarını fark ediyorum. Kitabı okurken hep bir göz hapsine alındığımı sabah gemi hareket ettiğinden beri hissediyorum aslında. Önce rahatsız oluyor, oturma pozisyonumu değiştiriyorum. Sonra biraz sinirleniyor ve neden baktıklarını öğrenmek istiyorum. 10-12 yaşlarında bir çocuk önümden geçerken yine kafasını çeviriyor ve ben de kitabımdan kafamı kaldırıp ona bakıyorum. Çocuk suratıma bakmıyor bile, gözleriyle takip ettiği şeyin kitabım olduğunu anlıyorum. Kitaba neden baktığını anlamak için ben de bakıyorum. Garip bir şey göremiyorum, sonra kapağında yazan şey dikkatimi çekiyor, yani kitabın adı. “Elisabeth Kübler – Ross Ölüm ve Ölmek Üzerine” Gülümsüyorum. Yalnız başına, bir bayram günü, yağmurlu havada, küçük bir adaya giden gemide, küçük bir kızın bu isimde bir kitap okuduğunu görenlerin kafalarından neler geçirebileceklerini düşünüp gülümsüyorum.

Etrafıma verdiğim rahatsızlıktan ötürü şaşkınım ve üzgünüm. Hatırlatmak yersizdi belki ölümü, adalar suyun ortasında ceninmişçesine doğumu anımsatır bana aslında daha çok. Hatta zaten doğmuşlar için yeniden doğuşu. Bugün ve bu yolculuk için bu kitabın seçilmiş olmasının bir nedeni olmalı ama o an bunu anlayabilecek durumda değilim. Yağmur dinmiş, çantamı toparlayıp biraz hava almak istiyorum. Denizin ortasında hiç karanın gözükmediği bir yerde olmanın keyfini de tatmak istiyorum. Serin değil, üşümüyorum, hatta hava hoşuma gidiyor. Geminin gezilebilecek her yerini gezip, girebildiğim her yere adım atıyorum. Adada bu gemidekinden çok da fazla insan olmasa gerek diye düşünüp, adanın yarısından fazlasını tanıdığım için mutlu oluyorum. Adalı olmadığı belli yani ikinci sınıf insanlardan olan dört genç daha var. Dört kişi değil İki çiftler aslında. Gemideki gezintim esnasında en az 10 kez karşılaşıyorum, her karşılaşmamızda biraz daha fazla görmezden gelmeye çalışıyoruz birbirimizi. Sanki tek başına bir genç olarak bu gemiye binerek onların üzerine fazla dikkat çekmişimcesine bakışlarıyla beni suçluyorlar. Büyük aileler ve görmüş geçirmişler arasında dört zıpır gencin sürekli görüş alanıma girmesinden ben de rahatsızım. Seslerini duymaya başladığımda yolumu değiştiriyorum.

Geminin ön tarafına doğru bir yığılma oluyor, ne olduğunu merak ediyorum. Kara göründüüüüüüü diye bağırabilirim ama konuşmalardan buranın Avşa olmadığını anlıyorum. Burası Marmara Adasıymış. Yanımda dikilen adamdan Marmara Adası ile ilgili kısa bilgi alıyorum. Turistlikmiş, pansiyonlar çokça varmış ama bu dönemde hepsi kapalıymış. Eğer rezervasyon falan yaptırmadıysam burada yer bulamazmışım. Adaya bir kez inince de ertesi güne kadar başka yere geçemezmişim. Gözüm biraz korktuğu için yeni bir heyecana atılmadan Avşa’yı beklemeye karar veriyorum. Yanıma aldığım fotoğraf makinamla fotoğrafımı çekebilecek birilerini aramak istemiyorum. Penceredeki yansımam gemi içinde bana yapılan hayaletmişim uygulamasına uygun düşüyor, gülümseyip yansımamın bir fotoğrafını çekiyorum.

Yarım saat sonra Avşa’ya geliyoruz. Diğer adalardaki gibi kıyıda yük için bekleyen arabalar ya da hasretle tanıdık yüz arayan insanlar yok. Adalı olmayanlar zaten iskelenin yanındaki büyük otelde yer ayırtmışlar, Adalılarınsa burada her daim yaşayan bir yakınları yok anladığım. Gemiden iniyorum ve etraf birden boşalınca orta yerde kalakalıyorum. Tam anlamıyla bir yaban olmanın ağırlığını hissediyorum. Elimde laptop çantam ve bir de minik sırt çantam var. Çarşı esnafının yanına gidiyorum. Kalacak bir yer soruyorum. Yan sokakta bir motel tarif ediyorlar, pansiyon umuduyla gelmiştim ama hepsi kapalıymış. Ya adanın “büyük” otelini tercih edecekmişim ya da bu sene açılan pansiyondan bozmayı. Yanılmıyorsam adı Palmiye’ydi. Bulması zor olmuyor, fiyat problem olmuyor, tek problem gemideki 4 gencin buraya daha önceden rezervasyon yaptırması. Üçüncü katta onların odalarının yanındaki odada benim odam yer alıyor, merdivenlerin hemen yanı. Gürültülerini duyuyorum, dışarı çıkmaya hazırlanma gibi. Bu fırtına ve yağmurda dışarıya nereye gidebilirler ki diye düşünüyorum.

Kocaman ama koskocaman çift kişilik yatağın üzerine her şeyimi yayıyorum. Yanımda getirdiğim tüm eşyaları yatağın üzerine yaydığımda bile bana hala yatacak bir yer kalıyor, ya da bilmiyorum ben çok küçüğüm. Odada televizyon var, klima da tabi. Odayı sıcacık yapıyorum, biraz uzanabilirim ama gemide zaten uyudum. Cumartesi öğleden sonram haricinde bir de pazar sabahım var. Kısa tatil bu ve bu yüzden de elimi çabuk tutmalıyım. Resepsiyona iniyorum, “Buralarda gezilecek neresi var?” diye sorduğumda adam “Odamda bir uzaylı var, NASA bundan haberdar mı?” diye sormuşum gibi suratıma bakıyor. Avşa’ya neden geldiğimi, nerden geldiğimi soruyor. Nerden gelip nereye gittiğim konusu benim sürekli sorguladığım bir şey halbuki, ilk tanışmada bu kadar özelime girmemeliydi. Sonuçta aslında ada hakkında hiçbir şey bilmediğime ve ne derdim varsa bayram bayram kalkıp oralara kadar iş olsun diye gittiğime ikna oluyor. Adanın aslında yazın disko ve gece kulüpleriyle meşhur olduğunu, sezon harici hiçbir özelliğinin bulunmadığını söylüyor, yüzüm asılıyor. Sonra “Ama sahil boyunca Japonların yaptığı heykeller var, onların fotoğrafını çekebilirsiniz. Adayı yürüyerek şöyle bir turlayabilirsiniz, bir de manastır kalıntısı var ama oraya yürüyerek gidilmez, isterseniz yarın size bir taksi ayarlayayım, onunla gidersiniz” diyor. Öneri gayet mantıklı ve uygulanabilir. Japonlar neden Avşa’nın sahiline heykel yapmış konusunu hiç açmıyorum. Heykelden de anlamam zaten. Tek bildiğim ucube olmadıkları! Karnım aç ve adada sezon olmadığı için yiyecek bir şeyler bulmak da sorun. Oteldeki görevli ki aynı zamanda resepsiyonist, bellboy, otelin sahibi ve daha bir sürü şey, bana bir yer öneriyor, mantısı meşhurmuş. Avşa’da meşhur olabilecek bir mantı yapıldığına inanmıyorum ama teşekkür edip deneyeceğimi belirtiyorum. Bana bazı sokakları ve çıktığı yerleri tarif ediyor kapıdan, sonra içeri giriyor. Boş Avşa sokakları ve ben artık baş başayız. Daha ikinci sağa dönüşümde oteldeki adamın tarif ettiği yerlerden birine gitmediğimi anlıyorum, yaşasın kayboldum! Adada kaybolmak zevklidir, kaybolmaktan sıkıldığınız zaman belirlediğiniz bir yönde düz ilerlersiniz, denizi görünce de deniz kenarından yürümeye devam edersiniz. Başladığınız noktaya ulaşırsınız öyle ya da böyle. Birkaç sokaktan daha girip çıktıktan sonra mantıcıyı buluyorum. Çok köhne ve bakımsız. Daha oturur oturmaz “Mönüye bakmayın, normalde sezon bitti diye kapatmıştık ama bugün gelen olur mu ki deyip açtık” uyarısını alıyorum ve klasik “Peki ne var?” sorusunu yöneltiyorum. Mantı varmış. Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer mantığı ile mantı sipariş ediyorum. Yanılmamışım, reklamlara çıkmış Mantıköy’ün mantısından sonra yediğim en berbat mantı! En azından reklamlarda boy göstermiyor olması sevindirici.

Soğuk havada bir sıcak çorba içemeyişime yanıp azıcık ısınma amaçlı yemek sonrası ikram edilen çaydan bir yudum alıyorum. Kesinlikle sezon açıkken demlenmiş bir çay. O zaman demleyip dökmemişler, tekrar ısıtıp önüme koymuşlar. Huyum değildir ama yarım bırakıyorum çayı, midemi bozacağım korkusuyla. Teşekkür ediyor, hesabı ödüyorum. Kendim kaşındım, kazığımı yiyorum aslında ama başka da bir yer yok yemek yemek için. Otelimin ne tarafta kaldığını öğrenip tersi istikamette ada keşfime devam ediyorum. Bir yol ayrımının tam ortasında kalmış tek katlı fazlaca süslü bir ev dikkatimi çekiyor. Yanına yaklaşıp bahçenin ve pencerelerinin birkaç fotoğrafını çekiyorum derken tülün ardından bir karaltı geçiyor. Telaşlanıyorum. Adaya ineli iki saat olmadı ki röntgenci damgası yeme tehlikesiyle karşı karşıyayım. Kanıtı da fotoğraf makinamın içinde hem de. Arkamı dönüp evin yan tarafından sıvışmaya çalışırken arkamdan bir kadın sesi, kime baktığımı merak ettiğini belirtiyor. Olduğum yerde durup, mahcup bir gülümsemeyle kendimi tanıtıyorum, avare bir sözde turist olduğumu anlatıyorum. Çektiğim fotoğraflardan ve evin güzelliğinden bahsediyorum. “Daha fazlasını da görmek ister misiniz?” diye soruyor kibar kadın. Şaşırıyorum, kısa bir tereddüt yaşıyorum. Karşı tarafa belli etmemek için gülümsüyorum, düşünmek için zaman yaratmaya çalışıyorum. Omzumu silkip, “Ne olacak ki?” diyorum. “Tabi ki” diye sesleniyorum alçak bahçe duvarının ardından. “Bunların hepsini ben yaptım. İçeride, daha başka çalışmalarım da var. Buyrun gelin içeri. Hem bugün bayram, bayram baklavası yemeden göndermem sizi, Tanrı misafirisiniz” diyor karşıdaki ses de. Kötü mantı ve çaydan sonra baklava kelimesi ayrı bir anlam ifade ediyor benim için. Yalan yok, açım. Saygıdandır deyip, başımı eğip giriyorum önce bahçeye, sonra eve. Sevdiğim köy evleri tarzında. Kapıdan girer girmez mutfak tezgahı ve musluk karşılıyor beni karşı tarafta, yan kiriş duvarlarında küçük eskiz çalışmaları var. Hanım efendi yol gösteriyor, sağ tarafta bir odayı işaret ediyor. Odadan içeri girip günümüz çekyatlarından birinin ucuna ilişiyorum. Örtüler ve danteller babaannemin evini hatırlatıyor. Düzen biraz daha farklı sadece ve tabi bir de çok daha renkli. Karşımda kocaman bir tablo duruyor. Kartpostal gibi. Üç dilim ev baklavası olan bir tabakla geri dönüyor hanımefendi. Kendini tanıtmaya başlıyor. Resimle ilgili hiçbir eğitim almamış. Resimlerini de kartpostallara bakar yaparmış. Kocasını iki yıl önce kaybettikten sonra İstanbul’da yaşayan kızlarının yanına yerleşmeyi reddetmiş, kızları da uğraş olsun diye ona bir sürü resim malzemesi almışlar. Öncesinde de merakı ve yapmışlığı varmış aslında birkaç resim ama asıl o günden sonra daha profesyonel bakmaya başlamış yaptığı şeylere. Belediye Başkanlarından şikayetçi, resimlerini sergileyebilecek bir mekan bulamadığı için. Hanımefendi kocasıyla ilgili konuşmayı çok özlemiş olacak ki konu konuyu açıyor ve ben uzunca süre oturuyorum. Bu sohbetin ardından doğan güven ile pek çok ayrıntıyı fotoğraflıyorum, hatta elbise dolapları ve yatak başındaki süslemeleri bile kayıt altına alıyorum. Misafirperverlik için çok çok teşekkür ediyor, ayrılmam gerektiğini anlatıyorum. Hanımefendinin yüzü asılıyor, belli ki konuşacak birini arıyor ama durumumu anlıyor. Yazın adaya tekrar gelirsem diye kartını veriyor, evindeki iki odayı pansiyonmuşçasına işletiyormuş. Beni seve seve misafir edebileceğini belirtiyor. Kartı fotoğraf makinası çantama koyuyorum, bir daha geleceğimi sanmasam da teşekkür ediyorum. En son evin kapısında onun da birkaç fotoğrafını çekiyorum. Sıcacık bir gülümsemeyle el sallayıp veda ediyorum. Alice Harikalar Diyarında masalının içinde gibiyim.

Yolun bittiği yere kadar yürüyorum. Neredeyse her iki evden birinin bahçe girişinde gördüğüm kartal heykelleri ya da kartal figürlü nesneler dikkatimi çekiyorum. Beşiktaş Yönetimi’nin burada kooperatifi olup olmadığını sorguluyorum zihnimde. Hoşuma gidiyor. Önce fotoğraflarını çekmeyi düşünüyorum ama sayıca fazlalıklarını görünce vazgeçiyorum. Yolun bittiği yerde kum başlıyor ve bildiğimiz site içi yazlıklar. İlgi çekici pek bir şeyin kalmadığına kanaat getiriyorum. Minik bir parkın içindeki birkaç heykeli fotoğraflayıp geldiğim yönün aksine yürüyorum. Kumda yürümek istiyorum ve yoldan çıkıp dalgalara daha yakın yürümeye başlıyorum. Birkaç martı yakalıyorum fotoğraf makinamla. Kum denizden ötürü değil de yağmurdan ötürü ıslanmış ve hala kurumamış. Paçalarımı da ıslatmış oluyorum. Yaramazlığım gülümsetiyor beni. Bunun da fotoğrafını çekiyorum. Japonların diktiği söylenen heykelleri bulup bir kaçını anlamaya çalışma gafletinde bulunuyorum. Tek başıma sahilde saçmaladığımı anlamam çok uzun zaman almıyor. Birkaç heykel fotoğrafı çektikten sonra ıslak paçaların dizleri sızlatmaması için otele dönmem gerektiğine ikna oluyorum. Yolda açık bir market, “Şok”u görüyor ve çölde vaha görmüşçesine seviniyorum. İçme suyu, akşam için birkaç atıştırmalık ve ne zaman yiyeceğimi bile düşünmeden meyve alıyorum. Benim haricimde bir müşterisi daha var marketin, saat daha çok erken ama belli ki kasiyer kapatmak için bizi bekliyor. Bir torba ile otelimin yolunu tutuyorum. İçme suyu bulabildiğime çok seviniyorum.

Otelde kibar bir gülümsemeyle karşılanıyorum. Ada hakkındaki izlenimlerim soruluyor, yaptığım benim için kısa, ada için uzun yürüyüşü anlatıyorum. Akşam çalışanlar ki iki kişiler kendilerine çay yapıyorlarmış, istersem odaya getirebileceklerini belirtiyorlar. Benim gibi bir çay tiryakisi için muhteşem bir haber! İsterim diye atlıyorum. Yukarıda pijamalarımı yeni giymiş, yatağın boş tarafına kendimi atmışken kapı tıklatılıyor. Sıcacık bir fincan çay ile otelin sahibi-çalışanı adam selam veriyor. Çayı alıp teşekkür ediyorum. Çayın devamı olduğunu öğreniyorum, dilersem oda servisini arayıp birkaç fincan daha içebilirmişim. Oda servisi tarifesi yok. Bir çaya kaç lira isterler acaba diye düşünmek istemiyorum. Bu benim tatilim ve başıma ne gelirse kabulüm. Dışarıdan şakır şakır bir ses geliyor, perdeyi açıyorum. Bardaktan boşalırcasına bir yağmur var. İçim kıpır kıpır, sevinçten çığlık atmak geliyor içimden. Sıcak çayımı alıp, balkona çıkıyorum. Yağmurun serinliği ve çayın sıcaklığı arasında mest oluyorum. Çay çabuk bitiyor, hava da üşütmeye başlıyor. Kapıyı pencereyi kapatıp, perdeleri de örtüp yeni bir bardak için aşağı inmeye karar veriyorum.

Merdivenlerden kimseyi rahatsız etmemeye çalışarak iniyorum. Halbuki otelde benden başka bir de zirzop dört genç var ki onlar da şu an otelde değiller anladığım. Otel sahibi-çalışanı adam başka bir arkadaşıyla otel girişinde televizyon izliyor. ATV kanalında bir futbol maçı var. Onlara yönelmiş çay isteyecekken yan odanın mutfağa çevrildiğini fark ediyorum. Bir piknik tüpü üzerinde kaynayan çaydanlığı hedefim olarak belirliyorum. Çayımı kendi istediğim açıklıktan doldurup yine kimselere görünmeden parmak uçlarımla merdivenlerden çıkmaya başlıyorum. Otel sahibi-çalışanı adam arkadan sesleniyor. “Arasaydınız ben getirirdim” Arkamı dönüp gülümsüyorum, “Rahatsız olmayın, benim için sorun değil inip çıkmak, sünger gibiyimdir, tüm gece çok yorarım sizi” diyorum. Adam bu düşünceliliğin neden kaynaklandığını anlamamış olacak safça gülümsüyor, gözü televizyonda. Maçta yeni bir pozisyon oluşmaya başlamışken fırsattan istifade ben de hızlıca odama çıkıyorum. Üçüncü fincan çay için indiğimde fark etmelerine rağmen dönüp bakmıyorlar. Benimkisine düşünceli olmak değil de birilerinin bana hizmet ediyor olmasından rahatsızlık duymak diyelim. Kimim ki kendime hizmet ettireyim?

Son fincanı da içtikten sonra yatma hazırlıklarına başlıyorum. Duş alsam mı diye düşünürken öncelikle sıcak su olup olmadığını kontrol etmem gerektiğini hatırlıyorum. Musluğu açıp beklemeye başlıyorum. Su sıcağa dönüyor ama rengi sarı. Hoşlanmıyorum görüntüden, vazgeçiyorum. El yüz yıkayıp dişleri fırçalayıp yatma zamanı. Diş fırçamı buluyor, biraz su altında yıkayıp macun sürüyor ağzıma götürüyorum. Fırçayı ağzımdan çıkartıp, macunu püskürtmem ve öğürmeye başlamam bir oluyor. Fırça tuzlu! Akan suya dilimi dokunduruyorum. Su tuzlu! Hayret ediyorum. Bilsem elimi yüzümü yıkamazdım. Direkt denizden geliyor herhalde diye düşünüyorum. İçme suyumu kullanarak dişlerimi fırçalıyor ağzımı çalkalıyorum. Suyun kıymeti çok iyi anlaşılıyor.

Son dakika sürprizi sinirlerimi daha da gevşetiyor, oda içerisinde halime katıla katıla gülüyorum. 3 fincan çay içmeme rağmen uyuyabiliyorum. Saati kurmamak! Muhteşem bir şey!

Harika bir uyku çekmiş olarak uyanıyorum. Saat erken ama uykumu almışım. Bilmediğim diyarlarda yabancı yataklarda uyanmak iyi geliyor bana. Yolculukta okuduğum kitabı bana veren Birten sayesinde öğrendiğim Melih Cevdet Anday’ın şiiri hatırıma düşüyor.

“Bir misafirliğe gitsem,

Bana temiz yatak yapsalar,

Her şeyi, adımı bile unutup

Uyusam.”

İstediğim an yepyeni başlangıçlar yapabileceğimin cesaretini duyuyorum içimde. Bu iyi bir şey mi kötü mü, tartışılır. Kahvaltı servisinin başlamasına daha var, kitabımdan biraz daha okuyorum. Bitmesine az kaldı ama otelde değil dönüş yolunda bitmeli.

Hava kapalı, yağmur yok ama aşırı rüzgar var. Kahvaltıya inme vakti gelmiş, yüzümü üstten üstten yıkıyorum. Sonra kullandığım havlunun, yattığım yatağın da bu suda yıkandığı ve hatta onlarca insanın bu suyu kullanarak bu adada yaşadıkları aklıma geliyor. Salak şehirli titizliğime gülüyorum. Tekrar bol su kullanarak yıkıyorum yüzümü. Çantamı toparlıyor, aşağı iniyorum.

Dört kafadar çaylarının son yudumlarını alıyorlar. Aramızda güzel bir sözsüz anlaşma olmuş, alanlarımıza müdahale etmiyoruz. Onların arkasındaki masaya geçiyorum, kahvaltı hemen önüme getiriliyor. Yumurta o an istediğime göre pişiriliyor. Kahvaltı hizmetinden memnun kalıyorum. Sudan ve havadan konuşuyoruz otel sahibi-çalışanıyla. Su maceramı duyunca gülüyor, hava ile ilgili “Geminin kalkmasına engel olmaz herhalde ama eğer ki gemi kalkmazsa yapacak bir şey yok, bir hafta beklersiniz” diyor. Pazartesi işe gitmem gerek, ürküyorum adada mahsur kalma riskini duyunca. Bu halim adamın hoşuna gitmiş olacak, daha çok üstüme geliyor. “Geçen kış feribot kalkmadı, elektrikler de kesildi, 4 gün gelmedi. Bizim burda su elektriğe bağlıdır, motorlar çalışmayınca su çekilmez. Tam 4 gün adada nasıl yaşadığımızı varın siz düşünün.” diye keyifle anlatıyor. Benim gözlerim gittikçe daha da açılıyor. Saklamaya gerek duymadan açık açık korkuyorum. Sonra sakin bir sesle “Ama bugünkü hava o zamanki gibi değil” diyor, yan bir bakış atıyor bana. Yine de rahatlamıyorum. Çayımı yine kendim dolduruyorum. Kahvaltımın biteceğine yakın adıma özel bir taksi çağrıldığını öğreniyorum. Manastır kalıntısını görmeye gideceğim. Heyecanlanıyorum. Son bardak çayı da boğazımı yaka yaka bir dikişte içip hazırlanıyorum. Taksiye atlıyor oteldekilerle vedalaşıyorum. İskeleye çok yakın olduğu için eşyalarımı yanıma almayıp, otelde bırakıyorum. Dönüşte tekrar uğrayıp kapıdan eşyalarımı alıvereceğim. Kim olduğumu, ne yaptığımı kısaca taksiciye de anlatmam gerekiyor. Yol muhabbet edilmesini gerektirecek uzunlukta. Adam gazeteci olup olmadığımı soruyor. Yaptığım şeyin tuhaf olduğunun ve mantıklı bir açıklama arandığının farkındayım. Ne yazık ki hiç biri istediği cevabı alamıyor benden. Manastır kalıntısı denilen yere vardığımızda hayal kırıklığına uğruyorum. Hiçbir kazı çalışması yapılmamış, yöre halkının insafında bir mekan. Taksici, buradan taşıdıkları taşlarla oturma odalarının duvarını ördüklerini söylüyorlar. “Sağlam malzemeydi, adada başka nereden bulacağız. Ne bilelim biz kıymetli bişeyler olduğunu. Turist çeker para kazandırır deselerdi sökmezdik” diyor. İçim acıyor birazcık. Ne olduğu belirsiz taşlar arasında gezinmeye başlıyorum. Bir şeye benzetebilecek bir kalıntı bulmayı ümit ediyorum. Taksicinin gözü ise evinin bahçe duvarındaki yıkıntıya koyabileceği bir parça arar gibi. Gökçeada da gördüğüme benzer ortası çukur, leğen tarzında bir kaya görüyorum. “Burası çamaşırhane miymiş?” diye soruyorum. Taksici şaşkınlıkla yüzüme bakıyor. Boşuna uğraş verdiğimi anlıyorum. Birkaç kare fotoğraf alıyorum, bir daha gelirsem korkarım şu an gördüklerimi de göremeyeceğim. “Burada hiç çalışan olmadı mı?” diye soruyorum. Taksici, “Japonlar gelmişti, baktılar. Sonra kendileri heykel yapıp gittiler” diyor. İlginç bir yaklaşım. Göçebe Türklerin taşa verdikleri önemi anlamak için yapılmış bir laboratuvar çalışması mı acaba? Belki 50 yıl sonra gelip, kendi diktikleri heykellere Türklerin nasıl davrandığını ölçecekler. Arkamda deniz manzarası ile fotoğrafımı çekmek istiyor taksici, canım sıkkın, istemediğimi söylüyorum. Tekrar arabaya binip otelin yolunu tutuyoruz. Neredeyse otele bir gece için verdiğim para kadar taksiciye de ödeme yapıyorum. Buradakiler bulabildikleri her taşı sıkıp suyunu çıkartıyorlar. Otelden eşyalarımı alıyorum. Yanımda yiyecek olmasına rağmen geminin kalkmasına özel açılmış pastaneden bir şeyler alıyorum. Hepsi taze ürünlerin sıcaklığı el yakıyor. Gemide pencere kenarı düz bir yer buluyorum. Taktiği öğrendim, karşı taraftaki koltuğa da eşyalarımı yığıyorum. Utanma sıkılma yok, oturduğum gibi de ayakkabılarımı çıkarıp, ayaklarımı uzatıyorum. Pastaneden aldığım sıcak poğaçalardan birini elimi ve ağzımı yaka yaka yiyorum. Teker teker gemiye binenleri süzüyorum. Bulunduğum tarafa doğru bakan olursa gözlerimi kapıyorum, maksat karşımdaki koltuğun boş olup olmadığını sormasınlar. Gemi yavaş yavaş doluyor. Geldiğimizden daha az kişiyle geri döneceğimizi tahmin ediyorum ama yine de soğuk olduğundan o kata rağbet yoğun ve karşımdaki koltuğa oturmak isteyenler olacaktır diye düşünüyorum. Merakla kimin cesaret edip soracağını bekliyorum. Çocuklu biri olmaması için dua ediyorum. İnsan kaçırtan kitabımı yine elime alıyorum. Son birkaç sayfasındayım. Koruma kalkanı olarak yüzüme tutuyorum. Tüm kitapta anlatılan evreler kitabın sonlarındaki bir şekle sığdırılmış, kitabı yan çevirmiş incelerken 60larında bir kadın karşı tarafın boş olup olmadığını soruyor. Kafamı kaldırıp kadını süzüyorum. Yalnız biri, konuşkanca ama en azından tek kişi. Uygun buluyorum ve kibarca başımı eğip, yer gösteriyorum. Eşyalarımı kendi uzandığım tarafa geçiriyorum. Kitabımın onu neden kaçırmadığını karşıma oturunca anlıyorum. Gözlüksüz uzağı göremiyor. Birkaç laf attıktan sonra kitapla haşır neşir olmak istediğimi anlayıp pencereden dışarıyı seyretmeye başlıyor. Gemi hareket ediyor. Kitabım sonunda bitiyor. Sırtıma yastık yaptığım çantamın içine koyuyorum, üstüne de başımı koyup uyumaya çalışıyorum. Deniz gelirken olduğundan çok daha fazla dalgalı, deniz tutması an meselesi. Kadın, gönül rahatlığı ile uyuyabileceğimi, eşyalarıma göz kulak olacağını söylüyor. Gemiden atmadıkları sürece uyandıktan sonra kaybolan bir eşyam olursa zaten bulabileceğimi düşünüyorum. Yapmacık bir tebessümle teşekkür ediyorum. Gözlerimi kapatıp uykuya dalalı çok olmuyor ki karşımdaki bir hareketlilik beni uyandırıyor. Kadının yanında ondan birazcık daha yaşlıca gözüken, ufak tefek, saçı sakalı karışmış, kalın giysileri ile balığa çıkacakmış gibi bir havası olan amcanın dikildiğini görüyorum. Amca ayakta zor duruyor, geminin çok fazla sallandığını düşünüyorum. Sonra fark ediyorum ki evet gemi sallanıyor ama amca iki kat daha hızlı sallanıyor. Yani kokmuyor ama amca körkütük sarhoş olmuş. Amca kadının yanında dikilmiş yanağından makas almaya çalışıyor. Kadın eliyle amcanın elini aşağı indiriyor, telaşlı ve hızlıca hareketlerle başını sağa sola çevirip bir gören var mı diye bakıyor, sonra alttan alttan cilveli bakışları ve gülümsemesiyle “Rezil oluyoruz el aleme!” diyor. Uyandığımı gördüğünde amcaya sert çıkmaya başlıyor, “Bak kızı uyandırdın işte” diyor yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle. Kocasının yani ben kocası olduğunu tahmin ediyorum durumundan mı utanıyor yoksa gerçekten ona yer gösterme iyiliğim karşısında beni rahatsız etmekten mi huzursuz tam çözemiyorum. Adamın ayakta duramayışı benimse sakin sakin onları izleyişimden cesaret alıp, “Otur şuraya, düşücen kafan falan yarılacak” sözleriyle sertçe çekip yanına oturtuveriyor. Amca oturunca sırıtıp bana selam veriyor, kadın kısaca beni tanıtıyor, bu sürede amca kadının ağzına bakıyor sadece, dalıp gidiyor hatta, söylenenleri dinlediğini bile sanmıyorum. Kadının yanağına tekrar elini uzatıyor kadın eline sertçe vurup geri gönderiyor onu. İçin için gülüyorum, daha önce böyle bir şey izlememişim! Kadın “Yine nerden buldun da içtin, gemide yasak, görürlerse seni bu halde, denize atarlar” sözleriyle sanki küçük bir çocuğu karanlık odadan öcü var deyip uzaklaştırmak istercesine nedensiz bir çaba içerisinde bocalıyor. Amca kadının dizine vurmaya başlıyor, kadın bunu engellemeye çalışınca da elini kaldırıp suratına vuracak oluyor. Bitmez saadetin sonu diyorum içimden, üzülüyorum. Burada böyle olan kim bilir evde nasıldır diye düşünüyorum, kadın amcadan çok dayak yemiş olmalı. Kadın telaşlanıyor ama kontrolü elinden bırakmıyor. “Aaaa, yat bakayım şuraya, rezil edeceksin gün içine çıkamayacağım bi daha, saçmaladın artık iyice” deyip yine çevik bir hareketle bu sefer amcayı dizlerinin üzerine yatırıveriyor. Amca başını kadının dizlerine koyar koymaz kadının suratına vurabilmek için son bir deneme daha yapıyor. Kadın uykusunda sıçrayan bebeklerin kollarının aşağı çekilip iki yanda bir süre tutulması yöntemiyle amcanın kollarını aşağıda tutabilmek için uğraşıyor. Çok geçmiyor amcadan horultu sesleri gelmeye başlıyor, uykuya geçtiğinin ve kadının rahatladığının işareti! Kadın mahcubiyeti ve üzüntüsünü gizleyebilmek için benimle göz göze gelmekten kaçınıp pencereden bomboş denize bakıyor. Bu halde orada kalmam onu daha fazla rahatsız edecek diye düşünüyorum. Yavaştan toparlanıyorum, fırtınanın etkisiyle daha erken varabileceğimiz konuşuluyor, biraz gemide dolanıp zaman öldürürsem zaten varırız diye hesaplıyorum. Eşyalarımı toplayıp kadınla vedalaşıyorum. Bir baş hareketi ile teşekkür ediyor sadece.

Dört zirzopu tekrar görmediğime sevinip dolanırken en alttaki bölmede karşılaşıyoruz, neyse ki eşyalarını toplamışlar ilk inenlerden olabilmek için kapı önündeki kalabalığa katılmaya hazırlanıyorlar. Kapı önündeki kalabalık yarım saat kaldığını iddia etse de içeride rahatlarını bozmadan oturanlar daha bir saat olduğunu söylüyorlar. Pek çok insan yüzü görüyorum, ayağa kalkan insanlardan boşalan onca yer olmasına rağmen ayakta durmayı tercih ediyorum. Neredeyse hiç insan görmediğim ada sokaklarından sonra içinden geçtiğim kalabalık erken bir “İstanbul’a Hoş geldin” tadında. Şehrin ışıklarına doğru ilerliyoruz, giderek daha seçilir oluyorlar, ben de kapıya yaklaşıyorum. Kapının yanındaki son oturma yerinde endişeli bir kadın grubu görüyorum. Saçları bembeyaz pamuk bir nine yan yatırılmış, ortada bir solunum cihazı var. Genç kadınlardan biri “Ambulansa haber verdik anne, inince hemen hastaneye gideceğiz, iyileşeceksin, merak etme” diyerek ninenin yanaklarını okşuyor. Diğerlerinin gözünde bir umutsuzluk, ninenin başındaki kadında ise vazgeçememe var. Nine gözlerini açıyor, “Ev, eve, evim” diyor tekrar gözlerini kapatıyor. Ne kadar zor nefes alabildiğini görünce benim de nefesim tıkanıyor. Etrafta halka olmuşların içinden biri başında bekleyen kadına “Neden anlamıyorsun, ne ambulansı? O bunu istemiyor ki!” diye sert çıkıyor. Öylesine sert bir bakışma oluyor ki iki kadının arasında, kavga edecekler sanıyorum. Başında bekleyen kadın “Hala yaşıyor, yaşayabilir” diye bağırıyor, yutkunuyor “belki” diye sessizce ekleyip hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Tiyatro sahnesindeki bir oyunu izlermişçesine soğuk kanlı onlara bakan ben, yanımda neden o kitap olduğunu çok iyi anlıyorum. Kitabı kadına hediye etmek istiyorum ama benim değil, kısaca kadına açıklamak isterdim ama inmek üzereyiz. Öğrenecek diyorum içimden, hepimiz öğreneceğiz. Ölüme giden yolda “akademik” olarak kabul edilmiş beş aşama var ve bu aşamalardan hem hasta yakınları hem de hastalar geçer. İnkar ve Yalnızlaşma (aksi ihtiyar olma), Öfke (neden ben ile her şeyin sorgulanması, tüm inançların yıkılması), Pazarlık (yaşam karşılığında verilen vaatler), Depresyon ( her şeyden vazgeçiş ve o an sahip olduklarının da kıymetini bilememe), Kabullenme ( Mutlu Son J ) Nine hangi evrede ne kadar kaldı bilinmez ama mutlu sona ulaşmış, evinde huzurlu bir şekilde başka bir yolcuğa çıkmak istiyor. Başındaki kadın ise ne yazık ki en tehlikeli öfke döneminde ki akrabalık, kardeşlik bağlarını kopartacak kadar sinirli.

Kendime ayırdığım o tatilde okuduğum kitabı emanete hıyanet etmeden teslim ettim ilk sahibine. Birten vermek istememişti önce, sonra ise kaşınmama karışmamıştı. Kitap yeni baskı yapmış, Beşiktaş Alkım’da başka bir kitabı sormak için girdiğimde kasa yanındaki masada görüverdim. Düşünmeden tezgahın üzerine koyup kartı uzattım. Poşetiyle birlikte eve getirip döküntü yığınımın üstüne bir kat çıktım. Poşetten çıkartmadım. Beklemeye aldım, yıllar sonra tekrar karşıma çıkmasının bir manası olmalıydı. Hikayenin sonunu bekledim sessizce. Kurban Bayramı’nda apar topar Karamürsel’e gittik, dedem beyin kanaması geçirmişti. Bir hafta içinde üst üste iki ameliyat geçirdi ve yoğun bakıma alındı. Kimsenin beklemediği bir sırada oluvermişti her şey. Sıradan hayatımızda kökten bir değişiklik. Sırayı belirleyen biz değiliz zaten. 69 gün yoğun bakımda kalan dedem yeni yılın ocak ayında bir haftasonu vefat etti hastanede. Evde olup vedalaşmak isterdi belki ama sanırım günlük 5 dakikalarda teker teker herkesle vedalaşmıştır. En son yarım asırı aşkın yanında olup her şeyini paylaştığı babaannem ziyaret etmiş. Kendisi için de ani olsa da çevresindekiler 5 evreyi de atlabilecek zamana sahip oldular ya da öyle görünüyordu. Cenaze sürecinde ortalık ve duygular bir an yine karıştı ve ölüm öncesi hazırlıkla ölüm sonrasındaki seramoninin ne kadar ayrı olduğuna şahit oldum. Eve döndüğümde kitabın poşetten çıkma vakti gelmiş, sırada bekleyen başka yazılar olsa da Avşa’nın yazılması gerekliliği anlaşılmıştı. Başladım ve özellikle bugün bitirdim 🙂 Yazacak onca şey varken daha ilk okul yılımda akşam çıkışımı bekleyen, süslü püslü pembe kurdelalı sarı şapka şeklinde bir kalemtraş beklerken demir kalemtraş alıp beni şaşırtan ama kaliteli ürünün ne olduğunu bana kavratan, şişirme değil pişirme kahve yaptığım, sofrada babannemden gizli yaramazlığına ortak olduğum, televizyon karşısında bana kabuklu fıstık ayıklayan, her gittiğimde ayvamı eksik etmeyen dedemin ardından, sessiz bir kabulleniş tek yapılması gereken böyle durumlarda belki yanaktan süzülen bir kaç damla yaş ile kuru bir veda! Son sözü sabahın beşinde yazıp son noktayı koydum artık bu yazıya. Beni kitapla tanıştıran Birten’in Hindistan’dan “Sana ancak bunu getirebilirdim” diyerek verdiği kitabın yazarı Tagore’un bir sözü ile bitirmişti Elisabeth Kübler – Ross kitabını. Tagore! Gerçeği bilebilirmiş gibi 🙂

“Tastaki su parlıyor; denizin suyu kara.

Küçük gerçeğin gözleri berrak; büyük gerçek koyu sessizliğe bürünmüş.”  Tagore, Avare Kuşlar